Genç Yazılar
Genç Hikayeler
Genç Şiirler
Genç Makaleler
Genç Fikirler
Genç Mizah
Haftanın Genç Yazısı
Genç Yazarlar Komitemiz
Üyelik İşlemleri

mail.jpg (2821 bytes)

Yazılarınızı göndermek için tıklayın

 
 
Yazarın adı Belirtilmedi
Yazının baslığı Bayan Cinayet
Adınız
Yorumunuz
NOT:Yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır.
 
Bu yazı 29.06.2009 tarihinden beri 1238 kez okunmuştur
Yazının Başlığı Yazar Adı Gönderilme Tarihi
Bayan Cinayet Belirtilmedi 29.06.2009

                                                             BAYAN CİNAYET           

 

                                                                 Gizem Aksoy

 

bölüm 1: deneme

 

          New York, Brooklyn… Yağmur o kadar şiddetli ve yoğun yağıyordu ki sanki Atlantik Okyanus’u güneşli günlerden birinde buharlaşıp kendini bugüne saklamıştı; tüm şehre lanetini kusuyordu. Brooklynliler için yağmur, güne başlamanın yanında verilen bir tür aperatif gibiydi; kimsenin bundan şikayet ettiği yoktu. Akşam saatlerine doğru yaklaşılmasından dolayı mesai saatini tamamlayanlar kendilerini ya evlerine ya da bir bara atıyorlardı. Başka seçenekler de yok değildi; Brooklyn’ de herkes kendine göre bir şey bulabilirdi. Ama onun tek istediği sıradan bir kitlenin içinde erimekti; doku uyumu… Caddeye çıktığında hemen bir taksiye atladı. Her akşam eve gitmeden önce kendini Cheers’ta bulurdu. Bugün de bir istisna değildi. Taksiciye nereye gideceğini söylerken yolun ne kadar uzun olduğunu fark etti ama yapacağı şeyi biliyordu; dışarıya dalıp gitmek… Süslü vitrinler, ilgi çekici ilanlar ve yağmurdan kaçan insanlar… “İnsanlar”… Yağmur damlalarının görüş alanını daralttığı pencereden dışarıya bakarken diğer insanların sorunlarını düşünmekten kendini alamazdı. Belki de kendininkileri görmemenin tek yolu buydu. Senaryoların içinde kendini kaybederken bir gün onun yaşadıklarıyla hayal dünyasının çakışmasını umuyordu. O zamana kadar sahip olmadığı bir hayatın içinde sanki yaşıyormuş gibi nefes alacaktı. Düşüncelerin içinde boğulurken birden taksi durdu; gelmişlerdi.

Bara girdiğinde kalabalık onu yuttu; artık kimliksizdi; tam da istediği şey. Barın tam önündeki sandalyelerden birine oturdu. Bir Dirty Martini onu ayıltmaya yeterdi; takside baya bir derine dalmıştı; vurgun yemeden yüzeye çıkması gerekiyordu. Sadece düşünmemeye odaklanmak istiyordu ama nedense bugün olmuyordu. Tüm duygular beyninde patlayıp kalbini acıtmaya başlamıştı. Nasıl bu kadar ileriye gitmişti? Her şey yolunda gidiyordu; nasıl öyle bir hata yapabilmişti? Düşünme, düşünme… O hata tüm kötü şeyleri beraberinde sürüklememişti elbette, hala bazı anılar vardı. Düşünme, yalvarırım… Yaptığı şeyden sonra bugünden ve gelecekten umudunu kesmiş, geçmişte yaşamaya başlamıştı. Bir bakıma anıların hayaleti olmuştu ta ki anılarında şeffaf olduğunu fark edene kadar. Bunu fark ettiği günden beri anıları bile düşünemiyordu. Neden hala devam ediyorsun? SUS ARTIK! O an barın öteki ucundaki kadın gözüne takıldı. Kim olduğunu çok iyi biliyordu. Dün gece de buradaydı; ondan önceki gece de, ondan öncekinde de. Diğer geceler onu birkaç martiniyle atlatmayı başarabilmişti. Bugün değil…

…Tezgâha yeteri kadar dolar bıraktıktan sonra kendini dışarıya attı. Olabildiğince hızlı koşuyordu. Onu yakalamasına izin veremezdi. Arkasına bile bakmadı çünkü peşinde olduğunu biliyordu. Sokak lambalarından uzak durmaya çalıştı. Karanlık gölge oluşturmada pek başarılı değildi. Kimse onu takip edemezdi. Bardaki aynada yansımasını gördüğünden beri koşuyordu; kendinden kaçıyordu aslında. Yeni bir hayata başlamalıydı; farklı bir şehirde farklı insanlarla… Ne de olsa o da farklı olmayacak mıydı? İlk defa antijenle karşılaşan hayatı sadece birkaç saniye sürebildi; keşke caddeye çıkmadan önce yolu bir kontrol etseydi. Şimdi zaten hiç var olmadığı bir dünyadan yok olmayacaktı... Ama bu sadece yazarın olayı tam olarak algılayamaması sonucu oluşan bir yanılsamaydı; her şey daha yeni başlamıştı…

 

                                                                 ***

bölüm 2:  kuşkular şehri

                                                              

          New York, Brooklyn… Bu şehirde kimin başına ne geleceği kestirilemezdi tıpkı birinin gerçek kimliğinin bilinemeyeceği gibi. Sokağın başında dilenen, üstü başı dökük haldeki bir adamın polis olabileceği gibi şehrin en pahalı restoranında bir sonraki kurbanıyla yemek yiyen bir kadının da katil olma ihtimali vardı. Böyle bir ortam güvensizlik için tam bir sığınaktı. Brooklyn’de yaşanan çoğu olay orijinallik tarihinde kendine bir yer edinebilirdi ama duygular asla… Duygular dünyanın her yerinde aynıydı; belki farklı olayların sonuçlarıydılar ama kendilerini standartlaştırmayı başarmışlardı. Bu şehrin de sokaklarına, binalarına ve insanlarına güvensizlik sinmişti. Ne kadar yağmur yağarsa yağsın bu sorun Brooklyn’in üstünden akıp gidememişti. Şu anda yatağında uyumakta olan bir çocuk birazdan en büyük kâbusunu görüp uyandığında annesinin yanına gidemeyecekti. Onun da korktuğu canavarlardan birine dönüşmeyeceğini nereden bilebilirdi ki? Ya da yaşlılıktan eli ayağı tutmaz hale gelmiş bir adam torunundan bir bardak su isteyemeyecekti. Vasiyetindeki vaatlere erken ulaşma düşüncesi herkesi cezp edebilirdi. Tüm bu ön yargıların içinde güvensizlik insanı tek bir yöne sevk ediyordu; kendi kendine yetebilmek… Bu kavram karşısındaki her şeyi devirebilirdi.

          Yemek için restoranda geçen gün tanıştığı kadını bekleyen adama gelince… Bugün şanslı günüydü; katil bu gece aç kalacaktı…

 

                                                                  ***

bölüm 3: güneşin gölgesinde saklanan                   

                                    

          New York, Brooklyn… Yağmur o kadar şiddetli ve yoğun yağıyordu ki sanki Atlantik Okyanus’u güneşli günlerden birinde buharlaşıp kendini bugüne saklamıştı; tüm şehre lanetini kusuyordu. Brooklynliler için yağmur, güne başlamanın yanında verilen bir tür aperatif gibiydi; kimsenin bundan şikayet ettiği yoktu. Onun da yağmurdan hoşlanmaması gibi bir durum yoktu elbette; hele ki yağmurun tüm kötülükleri barındırıp kimseye bir şey fark ettirmeden sakladığı düşünülürse… Ve bir de gündüz ise… Çok eski zamanlardan beri kötülük ve karanlık birlikte anılıyordu. Ama tüm dünya sahte bir birleşimin içinde yanılıyordu. Esas korkulması gereken şey aydınlıktı. Kalplerinde korku olan bireyler kendilerini karanlıktan korurlarken, aydınlıkta ne kadar çok darbe aldıklarını fark etmiyorlardı. Onları incitenler kötüler değil iyilerdi. Hala bunu nasıl anlayamadılar diye düşündü ve acımayla gelen bir sırıtış yüzüne yerleşti. Karanlık sadece birçok nesneyi, dile getirilmemiş düşünceyi ve kişiliği kasvetli mezarlarında saklayan bir zaman dilimiydi. Oysa ışıklar açıldığında onları yaşatan şey aydınlıktı.

         Saatine baktı; neredeyse sabah olmak üzereydi. Sessizce kıkırdadı; iyi biri olmak için gün daha yeni başlıyordu…

   

                                                                                                                                  

                                                                   ***

bölüm 4: beklenmedik kaza I

 

Ağzından kan tükürerek sokağın ortasında uyandı. Kaç saattir burada öylece baygın yattığını bilmiyordu. Zaten hatırlayabildiği tek şey kulak zarını yırtarcasına çalınan bir korna sesiydi. Gerisi karanlıktı… Bu unutulmuş sokakta kimsenin onu yerde yara bere içinde yatarken fark etmemiş olması biraz kalbini kırsa da ayrıntılarla uğraşmak zorunda bırakılmaması içini rahatlatmıştı. Şimdi polis, hastane gibi şeylerle ilgilenecek kadar vakti yoktu. Etraf hala karanlıktı ama birazdan günün doğacağı kesindi. Zamanı belirledikten sonra bilincin getirdiği sorumlulukla sarsıldı. Geceki randevusunu kaçırmıştı. Her zaman kullandığı taktiği uygulamaya çalışmıştı sadece; barda birkaç kadeh yuvarladıktan sonra ayık kafayla günün talihlisiyle buluşmaya gidecekti. Ama adam gerçekten şanslı çıkmıştı. Onunla daha sonra tekrar bir randevu ayarlayabilirdi şimdi vücudundaki ağrılarla ilgilenmek zorundaydı. Bir taksiye eliyle durmasını işaret etti. Taksiciye gideceği yeri söyledi ve özel doktorunu evine çağırmak için onu aradı.

          Eve vardığında doktor epey bir süredir onu bekliyordu. Adamı hemen içeri aldı. Dışarıya bir göz attıktan sonra da kapıyı kapattı.   

                                                                                 

                                                                    ***

bölüm 5:  beklenmedik kaza II    

    

      Doktor onu tedavi ederken yine kendini düşünmeye zorladı. Hemen bir plan yapmazsa zihnindekiler kayıplara karışacaktı. Gece bardayken hissizleştirmeye çalıştığı beynini bir geri mekanizmayla tekrar esas işlevini yapmaya zorluyordu. Aslında plan çok açıktı. Düşünmesine gerek bile yoktu. Adam bir psikologdu ve kesinlikle onun da sorunları vardı. Muhteşem bir eşleşme… Psikologunu arayıp geçen gece için özür diledikten sonra bir randevu koparmayı başardı. Bir seans… Adamı psikologu olarak adlandırmak biraz garibine kaçtı bir gecede herifin rütbesini alçaltmak hoşuna gitmemişti. Adam onun için çok daha fazla anlam ifade ediyordu. Neyse ki bu “anlık” bir kavramsallaştırmaydı; tıpkı duyguları gibi.

          Doktor işini bitirdikten sonra ona dinlenmesini önerdi; hatta bir ara bu istemini dayattırmaya çalıştı. Ne büyük dangalaklık… Sanki kendi kararlarını veremeyecek kadar kaybetmişti kendini; öyle bile olsa bunu yüzüne vurmaları pek de etik bir davranış sayılmazdı. İnsanların tercihlerine saygı nerede kalmıştı? Bu “senden iyisini biliyorum” sendromu da neyin nesiydi? Yazık… Ya da sadece alınganlık. Kum tanelerini çöllere dönüştürmeye olan yatkınlığı burada da boy göstermişti. Küçük bir ipucu, zihninde bütünleştirilen bir kurgu ve yanlış olduğunu haykırmasına rağmen karabasan yemiş bir bilinçaltı. Bu en basit bir örnekti sadece; ne senaryolar yazmıştı bu zihniyetle… Sırası değildi şimdi hemen üstünü değiştirip kendini sokağa attı.            

                                                                    

                                                                    ***  

bölüm 6: beklenmedik kaza III

 

Psikologun “ofisi”-resmiyet her zaman aradaki mesafeye saygı kazandırırdı- baya bir sadeydi. Ortada ahşap bir masa, üstünde dergiler… Neyle ilgili dergilerdi acaba bunlar; psikolojik baskıyı arttırıyorlar mıydı-genelde magazinler;”sorunların var ama bak burada senin gibi milyonlarcası var, keyfine bak!”- yoksa realiteyi kabul etmeni mi sağlıyorlardı- “sorunların var ama nasıl aşman gerektiğinde sana yardımcı olacak şeyler de var”-. En azından ikincisi daha dürüsttü; onun gibileri sahiplenen bir bakış açısıydı. Bekleme salonundaki koltuklardan birine oturdu. Sessizlik…  Sadece filmlerde olur sanmıştı; sessizlik nasıl da kulağına bağırıyordu. Etrafına bakındı; ondan başka iki kişi daha bekliyordu. Deniz kabuğu; kendini ancak buna benzetebilmişti şu an. Aileleriyle sahile gelmiş, yaşça “alçak” bir seviye, deniz gözlüklerini takmış, can havliyle deniz kabuğu ararlardı ya hani. Bulduklarında da o iki kapakçığı açmak için neler neler yaparlardı; sadece içinde neyin yaşadığını görmek için… İki kapağın birleştiği “çizgiye” her türlü materyali sokarlardı. Deniz kabuğu bir an için açılacak gibi olurdu ama iki kapakçığında da mıknatıs varmışçasına, hayati bir refleksle nasıl da kendini toparlardı.

          

Sırası gelmişti; kapıya yöneldi…

 

Çok merak ediyorlardı değil mi? İçini gösterecekti ama bundan hoşlanmayacaklardı…

                                                                   

                                                                    ***      

bölüm 7: deniz kabuğunun kabuğunu kırarsanız ne olur( muhteşem eşleşme)          

 

Odaya girdiğinde kurbanı onu bekliyordu. Gözlerindeki beklenti hemen fark ediliyordu; özür dilemeliydi. İlişkiler hakkında hiçbir şey bilmezken; karşı tarafın beklentilerini karşılayarak nasıl rol yapılacağını çok iyi öğrenmişti. İnsanlar bu kadar açık verirken ilişkilerdeki başarısızlıkları anlamıyordu. Neyse ki bu hayal kırıklıklarını yaşatabilecek insan çoktan onu terk etmişti. Şimdi bunları kendine tekrarlamamalıydı; karşı tarafın ne kadar sorunlu olduğuna inanması gerekiyordu çünkü ondan sonra yapacaklarını kaldırabilmesinin tek yolu buydu. 

—Biri vardı… Aslında oyun oynamayı sevmeyen biriyimdir özellikle oyunların insanı yalnızlıktan kurtardığına falan pek inanmam. Çünkü her ne kadar takım oyunun varlığı iddia edilse de, bence bu, “oyunda yalnızsın” demenin üstü kapatılarak dışa vurgulanmış hali. Aşkta böyle ve kesinlikle tek taraflı oynanıyor. Karşılıklı oynandığında adı sevgiye falan da dönüşmüyor; bu tutkunun ölmesi demek. Neyse ki ben aşktan bahsediyorum şu an. İlk başlarda geri çekilmenin verdiği çekicilikle karşındakini baştan çıkarmayı başarıyorsun; üstüne düşüldükçe sende oyuna dâhil olmadan duramıyorsun ama. Belki de karşındakinin verdiği çabaya saygı duymanın bir sonucu olarak. Tam oyuna girdiğin anda öteki oyundan düşüveriyor; istediğini elde etti işte. Senin tarafında işler flört zamanındaki gibi olmuyor; aşkı elde etmek için koşuşturmuyorsun sen; âşıksın. Artık çok geç, tüm çabaların isteksizlikler kara deliğinde yutuluyor. Karşı taraf senin kadar insaflı değil. Sen kendine saygını kaybederken, o ikna ediciliğinden dolayı, sadece oyunlara çalışan kafasından dolayı kendine saygı duyuyor. Mızıkçı bir insan olmadın ki hiçbir zaman “oyun bitti” diyemedin ki hiç. Sen zemin kaybederken, ilişkiniz( hangi ilişki?)zemin kaybederken, her defasında son bir kez deyip baştan başlarken aşağılık bir insan haline dönüştün. Kendine saygını kaybettin, insanlara olan inancını yitirdin, hayattan beklentilerini en düşük seviyeye(ona) indirdin. Ama elinde hiçbir şey kalmadı ki sadece kazandığın(aslında mızıkçılık etmemekle baştan kaybettiğin) bir ilişki var. Devam ediyorsun işte sürüklenerek… Lütfen bana ne yapmam gerektiğini söyleyin.

Sustu. Kurbanı ona dehşet içinde bakıyordu.

—Yalan söyledim. Çok dokunaklıydı ama değil mi? Bu siz değil miydiniz?

Adam hala konuşamıyordu; psikolog olan kendisiydi nasıl böyle bir şeye cüret ederdi?

—Buraya sorunlarınızı çözmeye geldim bayım; dün gece için de kusura bakmayın taviz veren aşağılık kişiliğiniz bir gece daha yaşamayı hak etmiyordu ama kader işte. Sizinle uzun bir iç dökme seansı yaşayacağız; kalbiniz bile sizi terk etmek istiyor, inanın bana, neden bu kadar şiddetli attığını hiç düşündünüz mü? Aşk mı yoksa bu, korku falan değil bence de.

            Adam tek bir kelime dahi edemedi.

            —Şimdi dışarıda bekleyen iki kişiye bugün kendinizi iyi hissetmediğinizi söyleyin sonra da seansımıza başlayalım.

            Kurbanı yavaşça kapıya gitti. Dışarıdakilere söylemesi gerekeni söyledi ve kapıyı kapattı.

            —Benim sorunuma gelince ben düşünmeyen kalpleri öldürüyorum; yani bir katilim.

            Katil kurbanının yanına kadar gitti; tensel temaslardan pek hoşlanmazdı; ama bugünkü işinden alacağı haz hepsini unutturacaktı. Adamın kalbine bıçağı dayadı. Tam çevirecekken;

            —Sadece bir şey sormak istiyorum. Sen de benim gibiydin değil mi?

            Katil cevap vermeden önce sırıttı.

            —Diplomanı hak etmişsin profesör, evet ben de buy‘du’m.

            Katil kurbanının ağzına koli bandını yapıştırdı; yüzde yüz sessiz… Sonra da bıçağı döndürdü…

                                                                  

***

bölüm 8: : bilinçsiz bir ruhun ve bir zamanlar istediğini elde edememiş bedenin sonu

 

Kurbanını ceset haline dönüştürdükten sonra duyduğu müthiş zevk iliklerine kadar işledi. Bir serseri kalp daha sorumsuzluğunun bedelini ödemişti. Cesedi apaçık ortada bırakmayı istedi ama çevresindeki insanlar bu adamın niye öldürüldüğünü fark edemeyecek kadar vurdumduymazdı ya da adam, tıpkı kendisi gibi, zaten var olmadığı bir dünyadan yok olmuştu; hislerini tek bir insana körelttirerek, başka hiçbir varlığa o denli sevgi duyamayarak yaşamıştı. Ama ona sorsanız bu elinde değildi; sanki refleks gibiydi duyguları; nasıl kontrol edebilirdi ki? Hadi hayatının amacını o kadına indirgemişti diyelim; sevgisini elde edemediğinde; kendini başarısız sayabilmiş miydi? Sensiz yaşayamam dediğinde; kendini öldürebilecek cesareti hissetmiş miydi? Başka kadınlarda aşkı ararken, bulamayacağını bilse bile, denemekten çekinmiş miydi? Hayır. O hep istemişti; hep daha fazlası için ısrar etmişti ama istediğini elde edemediğinde diğer kadınlarda sarhoş olmaktan kendini alamamıştı. Yapabileceği iki şey vardı; amaçlarını gerçekleştiremediği için yaşamını, kendine olan saygısına küfür sayacaktı ve acınacak biri olarak devam edecekti ve avlanmayı bekleyecekti ya da kendini öldürmeyi seçerek başarısızlığını şerefli bir biçimde bitirecekti. Aslında bir üçüncü şık daha vardı; kadının şikesinin farkına varıp gerçekten bu dünyada ne işi olduğunu sorgulayarak kendini üst düzey bir doyum yoluna sokmuş olacaktı. İlk iki kaderde(kendi kararlarını vermek nasıl bir kaderse) sonuçta ölecekti ama üçüncüsünde yaşamın tadına varacaktı. Düşünmedi ki… Kör istekler ve dipsiz isteksizlikler çukurunda kendini kaybetti. Ne sevilecek bir erkek oldu; ne de sevmeyi hak etti. Platonik aşklar, ya da sonradan görme platonikler hep aynı sonla bitecekti. Karşı taraf sevmeyince yapılan fedakârlıkların bir geçerliliği olabilir miydi ki?

            Ceset, fırında küllere dönüşürken, bugüne kadar yanan kalp artık yanmıyordu çünkü bilinçli bir zihin onu bedeninden çıkarmayı bilmişti. Yanan, o güne kadar hep tehlike radarında olan hayattı…      

 

                                                                       ***

bölüm 9:   kesişen hayatlar I                           

 

                 Mesai saatini tamamlamıştı artık Cheers’a gidebilirdi. Tam taksiye binecekken fikrini değiştirdi. Cesedin söyledikleri canını sıkmıştı: “ Sen de benim gibiydin değil mi?”. Sanki sevdiği birini kaybetmişti; tabi böyle bir şey mümkünse…  Long Island yolundan Hamptons’a gitmeye karar verdi. Sahildeki evinde güneşin batışına karşı otururken kafasındaki tüm anıları büyük çemberler oluşturacak şekilde denize fırlatacaktı. Keşke o dalgalar tsunamiye dönüşüp onu yutsaydı. Evet, kesinlikle Hamptons’a gidiyorsun. Biraz barbekü, bira ve plaktan gelen cızırtı; ya da eski günlerden bir şarkı… Kumsalla bitişik bahçesindeki palmiye ağaçlarının altında kurulu olan hamakta tüm güçsüzlüğünü doğaya yansıtmalıydı. İnsanlara yansıtmak hiçbir zaman iyi bir fikir olmamıştı çünkü onun güçsüzlükleri başka insanların güç bulduğu şeylerdi. Başkalarının ezikliklerinden dolayı kendilerine güven duyan zorbaları her zaman kınayacaktı; sırıttı, onların da sonu yaklaşıyordu. Yürüyerek markete gitti. Akşam için hazırlıklarını tamamladıktan sonra gri Comet’ine atlayıp yola çıktı. Arabayla tek başına yaptığı uzun yolculukları hep çok sevmişti ama zaman önemliydi; güneş batmadan önceki birkaç saat. Güneş batarken de sahildeki evinde, her şey hazır şekilde, aşırı dozda geçmiş… Ara sıra buna ihtiyaç duyuyordu; özellikle işlerinin çok yoğun olduğu zamanlar. Aynı baskı makinesinden çıkmış hayatlar bazen onunkiyle de kesişiyordu. İşte o zaman geçmişi aşırı dozlarda nüksediyordu. Deminki düşünceler ona rehabilitasyon merkezlerini ve insanların bağımlılıklarını yok etmek için açılmış programları hatırlattı. Başkalarının çaresiz durumlarını dinleyerek kendilerinin o kadar da yalnız ve çaresiz olmadığı çıkarımını yapan insanlar gözünde canlandı. Anlatarak rahatlayanlar da işin cabası… Bir insan hiçbir şekilde ve kime karşı olursa olsun kendini anlatmamalıydı. O anda bir sonraki programını oluşturuverdi. Bir toplantı gününde o odayı ve içindekileri bombayla yerle bir etmek ne kadar da muhteşem bir fikirdi. Zaten birçoğunun istediği de ölmek değil miydi? Aslında arada gerçekten düzelebilecek tipler de vardı; onlara yazık olacaktı. Bu planı bir daha gözden geçirmeliydi; kararlı insanların o gece o odada olmaması gerekiyordu. Buna zamanı olacaktı şimdi biraz kendine vakit ayırmalıydı.

               Comet daha da hızlandı; sanki zamanı aşmak ister gibiydi…                        

                                         

                                                                       ***

bölüm 10:  kesişen hayatlar II   

 

 Gri Comet tek katlı bir evin önünde durdu. Bu ev diğerlerine göre daha sevimliydi. Dışarıdan bakan biri burada ölüm onları ayırana dek birlikte olacak bir çift yaşıyor sanırdı ve böylece yanılırdı. Amaç da bu değil miydi? Arabasını evin arka tarafındaki garaja park etti. Elinde bu akşamın henüz hazırlanmamış ziyafetiyle içeri girdi. 

Barbeküde bifteğini hazırlayıp birasıyla birlikte hamağına yattığında anıların simsiyah yağmur bulutları gibi kalbine üşüştüğünü fark etti. Böyle bir sağanak Brooklyn’de bile görülmeyecekti… Psikologa anlattıkları aslında hayal kırıklıklarının bir önsözüydü. Eğer bir gün gelecek nesillere(kendi çocuklarına demek isterdi ama nedense artık o gücü göremiyordu kendinde)hikâyesi anlatılırsa ya da bir seri katil olduğu ortaya çıkarsa ve de gazeteler onu kapak yaparsa kesinlikle referans alacakları özet psikologa anlattıkları olurdu. Ama detaylara girmek istiyordu bugün; artık pek fazla acımasa bile( zaman her şeyin üstesinden gelir derlerdi ya (külliyen yalan!)) o kendini acıtacaktı şu anda. Üstünden silindiği dünyada geçmişinin karanlığı ve belki de sisli varlığıyla yaşadığını hissetmek istiyordu. Yağmur hafif hafif çiselemeye başlamıştı…

 

                                                             ***   

bölüm 11: rastlantı

 

… Gün daha yeni başlamıştı. Sabahın ilk kötülüğü Brooklyn’in üstüne vururken, milyonlarca insan gibi o da bu kötülükle ittifak olacaktı. Ama o toplumdan biri değildi; hepsinden farklı bir yöntemi vardı; diğerleri fiziksel darbeler atarken o, insanların ruhlarını çökertiyordu. Dünyanın sürüklendiği depresif nokta hasarın büyüklüğünü gösteriyordu. Bir filmden ya da diziden duyduğu şu söz aklına geldi: “Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi ilk önce sen başkasına yap!” İşte tüm bilgisi bunun üstüne kuruluydu. Karşıdan karşıya geçerken bir binanın reklâm panosuna asılmış konser afişlerini gördü. Caddenin ortasında, arabaların asfaltta iz bırakan frene asılışları ve tepki olarak ortaya koydukları korna sesleri eski bir melodiye dönüştü sanki… Öylece kalakaldı.

Tam taksiye binecekken fikrini değiştirdi. Gürültüye bakılırsa caddede bir kaza olmuş olmalıydı. Başını korna seslerine doğru çevirince onu gördü… Tüm kargaşanın ortasında yukarıya doğru bakıyordu. O da kafasını bakılan yere doğru kaldırdı. Ve gördü. Tüm anıların sadece onun peşini bırakmadığını gördü, ne kadar zorba olursa olsun onun da unutmadığını gördü, bu hale gelmesinin nedenini gördü. Aslında böyle bir tedbirsizlik beklememişti ondan, çok daha iradeli olduğunu sanıyordu. Genelde içinde yaşadığı seslerin dışa yankıları olmazdı; hayata devam etmeyi çok iyi bilirdi. Bedenini caddenin ortasına, beynini de anılara çakan şey artık çok fazla geliyor oluşuydu… Çelişkiler dünyasında kayboldu…

...Öylece kalakaldı. Tüm notalar ve sözler beyninde uçuştu bir an. Kaç beden geçmişti üstünden? Unutmak için kaç kere ruhunu satmıştı? Onun kendisine yaptıklarını kaç masum bedene uygulamıştı? İnsanlar teker teker düşerken o, unuttuğunu sanarak yaşamıştı. Şimdi tüm korkusu afiş olup karşısına asılmışken, onun dönüştürdüğü canavar afişin önünde duruyordu ve hissediyordu. Nasıl olabilirdi bu? Lanet olsun! Birden etrafında olanların farkına vardı. Nereye gittiğini düşünmeden koşmaya başladı.

  Koşmaya başlamıştı. Daha fazla anlatmaya gerek var mıydı ki? Besbelli kendinden kaçıyordu…

 

                                                           ***

bölüm 12: dünyaya karşı soğukluk//birine düşkünlük//diğerine karşı ilgisizlik

 

Caddeden fırlayan bir hayal kırıklığı… Bütün gücüyle koşarken kendine biraz dargın… İradesizliğine kızgın belki de. Bedeni kan ter içinde ATP yakmakla meşgulken o, gayet bağımsız, onu düşünüyor. Ne kadar yorulduğunun farkında değil. Onun kendisine yaptıklarını haklı göstermeye çalışıyor- kendiyle çatışarak, çelişkiler yaratarak, yine kendine- bir nevi kapı açmak istiyor ona; tekrar dönmek için ama kesinlikle dön-e-bilmek değil. Çünkü yapabileceğini biliyor nedense yüzü tutmuyor artık. Ne kadar yorulacağının farkında değil…

Onun peşinden koşuyor gibi; hemen konserin olduğu bara gitmeli. İşte hayat bir koşuşturmaca dümdüz koşarken arkasındaki gölgesini fark etmiyor bile. Onun yarattığı gölgesini; gayet farklı ama o kadar da aynı olan karanlık, belirsiz bir şekil. Geçmişte çekilenleri bir anlık hevesle çöpe atıveriyor ama pişman değil çünkü geçmişteki mutlulukları da aynı şekilde hayatından çıkarmıştı. Ve şu anda sadece çöpe attıklarını geri kazanma yolunda; basit bir geri dönüşüm mekanizması ama bu sefer dönüştürülecek olan sararmış kâğıtlar değil, hatıralar…  İşte hayat bir koşuşturmaca; peşinden koştukların, peşinden koşturttukların… Ve biriyle o kadar meşgul ki diğerini göremiyor; arkasına bakmıyor bile…

Bara girdiğinde dikkatini çeken şey barın ne kadar kalabalık olduğu ya da burada uzun süre yoğun dumana maruz kalan birinin içkinin de yardımıyla kendine yakın zamanlı açık bir bilet aldığı değil sadece tezgâhın üzerindeki dijital termometre. 25 santigrat. Oda sıcaklığı. İnsanlar olması gereken mesafelerde birbirine yakın ya da gerçekten yakın ya da uzak. Ama ortalama sıcaklık 25 santigrat. Kapıdan onun girmesi bu sıcaklığı biraz daha aşağılara çekiyor. Gölgesiyle birlikte “damlı” bir giriş yaptığındaysa artık bu derece ortalamadan bir hayli uzakta ve soğuk. Hemen tezgâhın önündeki sandalyelerden birine oturuyor; arkası sahneye dönük. Heyecanlanmaya başlıyor; ortamı değil ama birazcıkta olsa kalbini ısıtmak için eskileri düşünmeye başlıyor. Bir bakıma olacaklara ortam hazırlamaya çalışıyor. O anda termometredeki değerin tezgâha yansımasını görüyor. 52 santigrat. Eski kaçamaklar, tensel dokunuşlar, o… Ortamın sıcaklığı yükseliyor sanki o da şaşırıyor. Yansıma derece daha gerçek, daha sıcak. Yanılsamalarda kendini kaybediyor. Alice de hayal dünyasının güzelliklerine kendini kaptırmamış mıydı? Realite de olmayacakları, ya da olması gerektiği şekilde olmayacakları hayal etmemiş miydi?

Gölge neler olduğunun farkında… “Ama sadece rüyalarında bebeğim, sadece rüyalarda istediğini, istediğin şekilde elde edeceksin ve bazen oradan bile güzel bir rüyanın kâbusa dönüşmüş şekliyle uyanacaksın, tıpkı Alice gibi…”

                                                          

***

bölüm 13:  kısa hikayedeki gerçek geçmiş I

 

“Aynı zayıflıklar farklı insanlar ve böylece aynı insanlar…” diye düşündü Gölge tezgâhın önünde oturan yansımasını izlerken. Bunca yıldan sonra onu böyle izlemek tuhafına kaçmıştı nasıl hala merak ettiğini anlayamadı. İlkinin ikincisinde kaybetmişlerdi birbirlerini. İlkindeki duygularıyla ikincisini karşılaştırdı bir an ve bunu yaptığı milyonca kere de olduğu gibi yine şaşkınlığı midesine vurdu. İlkinde darmadağın olmuştu, hayatında hiçbir zaman bu kadar üzülmemişti belki de. Tüm çabaların geleceğe yatırım olmadığını fark etmişti ve bu ona dayanılmaz geliyordu. Onun olacağını çok fazla kabullenmişti belli ki. Dönüşü olmaz gibi gelmişti ama oldu. Suçsuzluğunu suçlulaştırarak oldu. İkincisi… Hayır, bu sefer acıtmadı. İlk başlarda bunun hala olanları kavrayamadığı için olduğunu zannetmişti. Bittiğine hala inanamadığı için oluyordu sanki. Daha sonra olayın bunlarla ilgisi olmadığını fark etti. Sonuç dünkü haberdi. Her zaman bu şekilde gelişeceğini tahmin etmişti. Bir an bütün bunlar için kendini suçladı. Hep aynı senaryoda ısrar ederek bu sonu o mu getirmişti başlarına? Kafasındaki senaryoyu hayatında en iyi satanlar konumuna getirmiş mahlûk… Satma artık lütfen satma! Konuyu saptırma!... Ve sonuçta biri gerçek biri yansıma olmuştu. Artık geleceğe yatırım önemli değildi; yaşananlar önemliydi; bunları yaşayabilmek ve yaşatabilmek önemliydi. Bu düşünce devam etmesini sağladı; insanların üstünde durmamayı öğretti ona; hem zaten hayatında olmayan bir insanın hayatından çıkması ne kadar zor olabilirdi ki? Varlığını nasıl istisnasız ya da belki tek istisna olarak kabullendiyse, yokluğunu da o güçlülükle kabullendi. Peki, kim gerçek kim yansımaydı? Bu yorumcunun insafına kalan bir şeydi…

 

***

bölüm 14: çok uzun zaman önce gerçekleşmesi gereken rüya

 

Konserin başlamasına çok vardı ne de olsa daha akşam bile olmamıştı. Bu kadar saat barda, aynı ortamda bulunmaları dikkatini çekebilirdi; bu riski göze alamazdı. Hem tekrar hissetme gibi bir olasılıkta vardı; bunu hesaba katmak aklını başını getirdi. Olabildiğince hızlı, insan duvarlarını aşarak barın kapısına ulaştı. Tampon bölgeden çıktı. Birkaç dakika dışarıda öylece bekledi. Düşüncelerini toparlamak ister gibiydi. Sonra aklına bir fikir geldi. Hemen gri Comet’ini park ettiği yere doğru yürümeye başladı. Acaba hala arabada mıydı? Arabaya varmasıyla birlikte çabucacık torpido gözünü açtı; siyah kapağın üstündeki kırmızı parlayan yazıyı görünce planını gerçekleştirecek olmanın sevinci yüzüne yayıldı: “Bayan Cinayet…” Kitabı tekrar torpido gözüne koymadı. Arabayı çalıştırdı ve iç işlerdeki arkadaşını aradı.

“Selam Kevin, nasılsın, bende iyiyim bana bir adres bulman gerekiyor.” Bunu söyledikten sonra ironiyi düşününce telefonun diğer ucunda kıkırdamasına engel olamadı. İç işler şu an bir katile çalışıyordu. Adresini öğrenmek istediği kişinin ismini verdi ve arabayı tek eliyle kullanırken bir kâğıda adresi not etti. Teşekkür ettikten sonra:

“Senin için yapabileceğim bir şey olursa beni ara Kevin.” Mesela yıllardır seni aldatan eşinin yaptıklarını görmezden gelerek kendini dönüştürdüğün ezikten kurtarmak istersen ve bunu kendi başına yapamıyorsan memnuniyetle bir sonraki kurbanım olabilirsin…

Manhattan Köprüsü’nden geçerek Central Park’ın çevresindeki evlerden birine doğru yola koyuldu. Biraz hızlı giderse güneşin batışında hamağında birası ve bifteğiyle yatıyor olacaktı. Central Park’ın batısındaki apartmanların birinin önünde durdu. Çevresini kontrol etme ihtiyacı bile hissetmeden apartmana daldı. Nede olsa bunu onun bıraktığını anlayacaktı. Dairesine çıkınca kapının açık olduğunu fark etti; yıllar önce rüyasında gördüğü gibi sadece mekân farklı… O rüyadan uyandığında daha kızgınlığı geçmemişti ve şu an o zamanki hesabını kapatıyordu. Geçmişini yamıyordu büyük ihtimalle. Eve girdi ve kapıyı arkasından kapattı.

Onu tanıdığı zamanlarda öğrendiği en önemli şeylerden biri hayatına onun iradesi olmadan müdahale etmemek gerektiğiydi ama şu an onunla bozulacak bir ilişkisi yoktu; umurunda bile olmadı. Eve yabancı olmasına rağmen hemen çalışma odasını buldu. Dizüstü bilgisayarın başına kitabı koydu; yıllar önce rüyasında yaptığı gibi. O gün rüyasında odada kimse yoktu; o zamanlar bu çok şaşırılacak bir şeydi; kader sanki bunu yapması için ona kapıyı ardına kadar açmıştı; kesinlikle öyleydi çünkü kapının kilitli olmaması da destekleyici bir yaptırımdı ama yapmadı. O kadar kızgındı ki tüm bu kehanetleri hiçe saydı ve bugün kader tekrar onunla kesişti, daha fazla erteleyemezdi. Rüyasında kitabı koyduktan sonra odaya geri dönüyordu ne kadar tehlikeli olduğunu bilse bile. Çünkü içeride kimse yoktu ve kapı da açıktı sanki yan odada onun uyuyor olması gibi bir ihtimal vardı. Bilinçaltının saçmalığı işte…  Tam odaya tekrar geldiği anda uyanmıştı. Şimdi geri dönmesine gerek yoktu, onu bıraktığı yerdeydi. Daireye bir göz attı. Kendine ait bir barı vardı. Bara yaklaşınca 2003’te yapılmış şarabı gördü; hala içmemişti. Belki de bir ara kitabı okurken içerdi. Kendisini bir daha bulamayacağı kesindi. Tam hissedilenle ilgili bir senaryo yazacakken kendini tuttu; geçmişteki hataları ona haddini bildirmişti, artık iyi ya da kötü yıpratıcı senaryolar yoktu.

Apartmanın merdivenlerinden indi ve dışarıdaki basamaklarda biraz bekledi. Derin bir nefes aldı; arabasına atladı ve ruhsal ayinini gerçekleştirmek üzere Hamptons yoluna saptı.    

 

***

bölüm 15: kısa hikâyedeki gerçek geçmiş II

 

Konser neredeyse başlamak üzereydi. Artık iyice havaya girmişti; hiçbir kendine saygı belirtisi göstermiyordu. Her zaman olduğu gibi yine tükürdüğünü yalamıştı ya da yalayacaktı. Ve hayranlık göstergesi bir gürültüyle sahneye çıktı. Dünya onun gözünden yeşil görünüyor olmalıydı. Hiç duymadığı bir şarkıyla başladı; herhalde eski şarkıları sona bırakacaktı. Ayağa kalkıp kalabalığın arasına karıştı; daha fark edilmek istemiyordu. Eski güzel müzik, anlamsız sözler; en azından onun için. İkinci şarkıya geçti; yine bilmediği bir şarkı. Bara gidip seven&seven aldı. Şarkılar mı bozulmaya başlamıştı yoksa bir şeyin aitlik duygusu insana onu sevdiriyor muydu? Bunu asla bilemeyecekti. Ön sıraya doğru ilerledi. Konser aynı sıkıcılıkla devam ediyordu. Soğumaya başladı; unutmuş muydu? Aslında gayet yüksek bir ihtimaldi; varlığında bile yetersiz kalmıştı onun için; her zaman kalbinde ama asla hayatında değil… Yaptığı çoğu şeyi görmezden gelmişti hatta abartarak onun felsefesine saygı bile duymuştu. O ise sürekli kendisini değiştirmeye çalışmıştı ama ona kalsa çok masumdu amacı; daha güçlü bir insan olsun diye. Dürüstlüğüyle yonttu onu; bazen yalvardığı bile olmuştu anlatmaması için. Hayatından çıkmayı planladığı her kırılma noktasında onu geri çevirecek bir laf bulmuştu. Bunu gördükçe de önemini kavradı. Kendisini asla terk etmeyecekti ya da öyle sanmıştı. Ve en sonunda “oldu.” Şekilsiz acemi, profesyonel bir siluete dönüştü. İlk işi onu hayatından acımasızca çıkarmaktı ve yaptı. Tüm otoritelerce bu kararı saygıyla karşılandı. Yeni versiyonu onu peşinden sürüklemeliydi ama bu sefer de kırılmıştı. Onun parçalarını birbirine yapıştırmak umurunda bile olmadı; hala istese de geçmişteki yanlışları düşünerek kendini avuttu. Çünkü artık duyguları aklıyla kesişmediği sürece onları kontrol etmeyi öğrenmişti. Şu an olduğu gibi. Ne yapıyorum ben? Bardağı bir masaya bıraktı ve bilinçsizce kendini dışarı atmaya çalıştı. Tam o anda şarkı değişti. Bir önceki şarkı ortasında kesilmişti ve tanıdık bir melodi kulağa hoş geldi. Olduğu yere çakıldı ve şaşkınlıkla başını sahneye doğru çevirdi. Bu yeşil yoğunluk bir an için Clark Kent’in üstündeki etkiyi yarattı onda. Görmüştü. Dosdoğru ona bakıp söylüyordu. “Geçti, artık çok geç, ben oldum.” 

Arkasına bile bakmadan barın kapısını çarpıp çıktı.      

                                                     

                                                           ***                                                               

bölüm 16: iç sesin yaptırımı 

 

Güneş çok uzaklarda, gerçekle hayali, bir çizgiyle ayırdığı noktada batıyordu. Tozunu aldığı düşünceleri de aynı kızıllıkla zihninin derin köşelerine ilerledi. Sandığa kaldırılma vakitleri gelmişti. Sandığa sığmamalarına rağmen son bir güçle, taşan anıları, yargılamaları, hayal kırıklıklarını, kızgınlıkları ve cesaret edilip kabullenilirse sevgiyi kapağa bastırarak içeri tıkıştırdı. Ayin bitmişti. Aslında artık New York City’de de işi kalmamıştı; kişisel olarak tabii ki. Yoksa bu günah lağımında temizlenmesi gereken çok ızgara vardı. Her gün daha da fazla çoğalıyorlardı; hepsine yetişmesi imkânsızdı. Dürüst olmak gerekirse burada yapacağı son bir şey kalmıştı. Tek bir cinayet… Tek bir kurban… Oh hayır, cinayet kesinlikle kişisel değildi ama duyguları öyleydi. Ona bunu yapamazdı. Hiç profesyonel değilsin… Bu senin işin anlaması gerekir… “Sus!” Düzeldiğini sanmıştın ama bugün bara gitti işte kendin takip ettin. Hala ona karşı zayıf… “Canın cehenneme! Ona bakarsan ben de bugün kendime pek hâkim olamadım. Hem o düzeldi buna eminim; o bardan çıkıp gittiğine yemin edebilirim.” O zaman kontrol et. Neredeyse akşam oldu konser başlamış olmalı. Bara git oradaysa ben kazanırım; değilse evine git ve eğer evindeyse ya da bar dışındaki herhangi bir yerdeyse sen kazanırsın. Onunla birlikte olmadığı sürece beni unut. Bu son görevi yapması gerektiğini biliyordu. Hayatında istisnalara yer yoktu. Eskiden olsaydı belki… “Orospu çocuğu! Senin sesini sonsuza dek kısacağım.” Hamağından kalktı; yemek tabağıyla bira şişesini mutfağa bıraktı. Üstünü değiştirip Comet’ine atladı.

            Yolda tam gaz gidiyordu. Brooklyn mi Manhattan mı? İlk önce Brooklyn’deki bara gitmeye karar verdi. Bir yandan da içinden lanet okuyordu. Korkuyordu besbelli çünkü eğer bardaysa… Biraz yavaşladı; ona zaman kazandırmaya çalışıyordu. Belki de daha karar verme aşamasındaydı; duygularını tam olarak düşünememişti. O yüzden işi aceleye getirmemek lazımdı. İnsanın hayatına bazen beklenmedik meteorlar çarpabiliyordu; böyle durumlarda dengesizliğin iradeyi alt ettiği bir gerçekti. Şekil a sensin… Bardaysa bile onu bir süre izleyecekti; gecenin sonunda onunla birlikte olmaması yeterliydi. Sadece merakından gelmişti belki de. Yavaş yavaş Brooklyn’e özgü kirli barlar sokaklardaki yerlerini almaya başladı. Gri Comet bunlardan birinin önünde durdu. Gecenin soğuğuna çıkınca arabanın rengi gözüne battı. Gri… Bu bir işaretti, ölüm kesinlikle gri olamazdı; daha o kadar düşmemişti; ölüm karışım bir renk değildi. Asaletini ana renklerden alıyordu. Kırmızı mesela? Sanki biraz rahatladı. Barda yoktu, buna emindi. Ve barın kapısı açıldı…

            Bu yoğun dumanda bardaysa bile onu göremezdi. Konser hala devam ediyordu. Aşağılık soytarı sahnedeydi; zorba demek bile kelimeye hakaret sayılırdı. Elindekinin kıymetini bilmeyen soytarı! Sen çok bildin sanki? Benim onun kadar ayrıcalığım hiç olmadı. Bu bahane mi? Barda onu görmek gerçekten göz istiyordu. Bilmem kaç numaraya çıkmış gözleriyle imkânsızın peşinden koşuyordu. Bir an için durdu; bir kolaylık düşündü. Güvenlik kameralarıyla barın izlendiği odaya çıktı. Las Vegas’ta olmadığına küfretti. Burada yüz eşleştiricilerin olması imkânsızdı. En azından barın her köşesine yerleştirilmiş kameralar vardı ve ışıkların düzenlendiği oda da bunun hemen yanındaydı. Odaya girdi. Odadaki adam şaşkınlıkla ona baktı. Konuşmadan önce gömleğinin ilk birkaç düğmesini açtı bu işte iyiydi.

    Bana bir iyilik yapman gerekiyor ve emin ol bunun karşılığını alacaksın.

Adam biraz yaşlıcaydı; yoğun tahrik altında kalp krizi geçirmeseydi bari.

—Ne istersen güzelim?

Aynı zamanda salaktı da.

—Bu bardaki tüm kameraların yerini biliyorsun değil mi?

Adam evet anlamında başını salladı.

—Şimdi yan odaya geç ve spot lambaları her bir kameranın olduğu bölgede teker teker gezdir ve en fazla 10 saniye dur. Sahneye ise sürekli ışık tut. Sadece beyaz ışığı gezdir.

Adam ödülüne daha hızlı ulaşmak için neredeyse koşarak çıktı; o lambaları gezdirmeden önce kendi de tuvaletlerin girişlerini gösteren kameraları inceledi. İçeriden çıkan olmadı. Girenler de onun aradığı insan değildi. Ve güvenlik görevlisi beyaz ışığı diğerlerinden ayırdı. Tembihlediği gibi her bir bölgede onar saniyeden fazla kalmadı. En son kameraya geldiğindeyse neredeyse bayılacaktı. Evet, orada da yoktu. Barda değildi. İçinden saygıyla eğildi ve bu arada sesler de susmuştu. Mini televizyonların önüne yüklüce bir miktar para attı ve adam odaya girmeden oradan uzaklaştı. Zavallı abaza… Onun oyuncağı olmaya niyeti yoktu.

Manhattan’a gitmesine gerek kalmamıştı ama yine de içindeki merak duygusunu bastıramadı. Haklılığını resmiyete vurmak istiyordu. Comet yine yola çıktı. Ve o anda rüyasını hatırladı. Odaya geri dönüyordu! Ama tam orada uyanmıştı. Kader burada filmi koparmıştı. Yine de yeterince yardımı dokunmuştu bugün; gerisini doğaçlama da oynayabilirdi.                                               

                                                                        

                                                                       ***

bölüm 17: yaz şarabı

 

Comet ikinci defa aynı apartmanın önünde durdu. Merdivenleri çıkarken aklındaki olasılıkları bastırmaya çalıştı. Kendini neler olacağından habersiz kısa süreli bir bilinçsizlik durumuna soktu. 13.kata çıktı. Kapıyı yokladı; hala açıktı. Kapının önünde bir süre bekledi. Şu sözü tekrar etmekten kendini alamadı: “Bazı kapılar kapalı kalmalıdır çünkü onlardan birini açarsan ikinci kez içinden geçmesi çok daha kolay olur.”* Bu o kapılardan biri miydi? Belki, ama zaten bu kapıyı uzun süre önce açmıştı. Artık bir önemi yoktu; içeri girdi.   

Tek bir odanın ışığı, karşısındaki duvara yansıyordu. Işığa doğru yürüdü ve yürürken sahnenin epikliğine hayran kaldı. Sanki ışık onun kurtarıcısıydı. İçindeki sesleri, yaşamındaki hayaletleri ve asla Hollywood’a film olamayacak senaryoları yok edecek bir güçtü. Odaya doğru kafasını uzattı. Oturma odasının koltuklarından birinde şömineye karşı oturmuş onun yazdığı hikâyeyi okuyordu. Neredeyse bitirmek üzereydi. Bu arada içindeki sese karşı kazandığı zaferi fark etti. Evindeydi işte. En sonunda kitabı kapattı. Yüzündeki ifadeye dikkat etti. Kesinlikle bir tebessüm vardı ama onun mimiklerine güvenemezdi. İçeri girdi.

—İnsan birine dikkat edince, onu fark etmek yerine gözüne batırmayı seçiyor. Böyle olsun hiç istemedim.

—Bu bir özür denemesi mi?

—Hayır, değil.

—O zaman?

—Benden nasıl bir özür bekliyorsun ki bu sefer ben değildim.

—Neden buradasın?

—Bilmiyorum…

—Benden ne istediğini ya da beklediğini bilmiyorsun. Çok uzun zaman oldu en azından buna karar verebilirdin. Bir anlık duygu patlamasıyla burada bitivermen tam eski sana göre.

—Evet, farkındayım. Galiba olanları sindiremedim, öyle bitmemesi gerekiyordu. Şu an buradayım çünkü benimle gerçek şekilde kavga edeceksin ve somut bir nedenle bitireceğiz bu işi.

—Buna gerek yok, dediğim gibi çok uzun zaman oldu, bir kadeh şarap eşliğinde sorunlarımızı konuşup, neden güzelce bitirmiyoruz? İkimizde biliyoruz ki her ne kadar beni sevsen de mantığın beni hiçbir zaman kabul etmeyecek.

—Haklısın. Beklentilerimi hiçbir zaman karşılayamayacaksın… Aslında burada olmamın bir sebebi var. O gün, bittiği gün…

—Şşşşş… Şarabı açalım ilk önce.

Barın önüne gitti ve birkaç saat önce gördüğü şarabı rafından aldı. Tezgâhın üstünden de iki tane kadeh kapıp yanına geldi. Şarabı açıp içkileri koyduktan sonra şöminenin karşısındaki koltuklardan birine doğru yürüdü, o da takip etti.

—Neye içiyoruz?

—Şarabı bitirmeye. Bu şarap artık mevcut olmayıncaya kadar içeceğiz ve sonra senin benden bir beklentin kalmayacak. Şarap bittiği anda daha fazlası için yalvaracağın bir şey olmayacak. Ben de seni şaraptan mahrum bırakmış olmayacağım. Başladığımız konseptte bitireceğiz.

—Daha fazla katılamazdım.

—Bu sözü duymayalı çok olmuştu.

Güldü. O da güldü. Hala bazı özel sözlerinin unutulmadığını bilmek güzeldi. Hala onu güldürebildiğini görmek güzeldi.

—O gün?

—Ha, evet, bittiği gün her şey çok ani oldu. Saygısızca bitti. Geçmişe saygıyı yok etmiştik o gün ama geri dönmedim çünkü ikimizde biliyoruz ki geçmişe saygıdan yapılan şeyler gayet yapmacık ve temelsiz oluyor. Ama bugün onları telafi edeceğimize inanıyorum, bugün mantık çerçevesinde bazı şeyleri kabullendiğimiz gün çünkü.

—Peki, bugün, o gün.

—Bak, o sıralarda her şeyi üst üste yaptık. Seni birden hayatımdan çıkarıverdim ama eğer öyle yapmasaydım geri dönüşü olurdu. Bu demek değil ki hiç üzülmedim. Tabii ki dürüst olmak gerekirse ilk başlarda gerçekten acıtmadın. Çünkü farkındaysan o dönemde hayatımda yoktun, yokluğuna alıştırmıştın beni, gittiğinde bir boşluk hissetmedim. Daha sonraları eski anıları düşününce… İşte o zaman özledim. Ama fırsatı kaçıramazdım, tam hissettirmediğin sırada bitmeliydi ki kolay olsun. Bunu da itiraf etmem gerek. Hem zaten yavaş yavaş benden kopuyordun, beni bilirsin kontrol edemediğim şeyi yanımda istemem. Sen başka hayatlara kaydıkça, buna engel olamazdım. Gitmeni bir bakıma bu yüzden istedim. Peşinden koşturmama sebebim bu. 

—Sağ ol, bunu söylediğin için. Zaman kaybıyım değil mi senin için?

—Hayır, onların yaşanması gerekiyordu ve yaşandı. Güzel anıları yaşattırdığın için seni zaman kaybı olarak göremem. Bu kötü anılar için de geçerli. Bak ben ilişkilerde geri dönüşlü ayrılıkları severim. Çünkü mutlak bir mutluluk veya beraberlik safları tembelleştiriyor. Ben ise sürekli peşinden koşacağım bir şeyler yaratmak istiyorum bu yüzden bazen uzlaşılmaz insan rolüne bürünüyorum. Ya da istiyor‘du’m ta ki bu girişimlerim beni mutlak bir ayrılığa sürükleyene kadar… Kötü anılar da bu yüzden benim için önemli oluyor. Onlardan öğrendiğim çok şey var.  Bir şey sormak istiyorum.

—Tamam, galiba insan kendi bakış açısıyla tarafsız olamıyor değil mi? Yani bu bölümde sen soracaksın ben anlatacağım. Kendim özgür olarak bir şeyler anlatamıyorum.

—Aynen öyle. Burası benim boyutum her şey ‘ben’den oluşuyor. Üzgünüm. Söz hakkı istiyorsan kendi boyutunu yarat.

—Peki, sor o zaman.

            Tüm soru işaretlerini kurallı cümlelere dönüştürene kadar sordu. Bitirdiğinde eski güzel anıları da yâd ettiler. Gözü bir anda boş şarap şişesine takıldı. Biraz önce son kadehlerini de içmişlerdi. Ona baktı; o da boşluğa ya da “son”a bakıyordu. Ayağa kalktı, gitme zamanı gelmişti. Ona döndü ve bir an tüm mantık kurallarının saçmalığını düşündü. İnsan seviyorsa kabullenemez miydi? Sevgi yeterli değil miydi? Niye her yere mantık yapıştırmaya çalışan bir zihnin eşliğinde hayatını sürdürüyordu ki? Ama bunlar karşısındaki, onun dışındaki bir insana, mantığa sığmaz şeyler yaptığında geçerliydi. Değer verilmeyen biri olarak daha fazlasını isteyemezdi. Son kez ona sarıldı ve kapıdan çıktı…

           

            Olması gereken buydu… 

 

                                                                       ***

bölüm 18:  hem acı hem tatlı  

 

Comet ikinci kez aynı apartmanın önünde durdu. Yukarıda olacakları tahmin edemiyordu bu da ona inanılmaz cazip geliyordu. Tüm hayatı boyunca olacakları senaryolaştırarak yaşadığından, bunlardan biri realitede kendine yer edinince dejavu duygusu hep “ben biliyordum” lafına dönüşüyordu. Ama şu an bu imkânsızdı. Çünkü tahmin edilebilirlik barı bir insanı tanımakla yükseliyordu. Onu ise çok uzun zamandır görmemişti. Peki, tahmin edilebilirlik neyi simgeliyordu? Bir insanın zayıf bir yönünü mü? Yoksa dürüstlüğünü mü? Galiba dürüstlük, diye düşündü. Bir an durdu. Düşündükleriyle anın anlamı arasında bir bağlantı kurmaya çalıştı. Daha sonra bunun, yazarın paragraf doldurmak, insanları yukarıda olacaklara ulaştırmadan önce heyecan yaratıp çaktırmadan felsefesini dayattırmak için giriştiği sahte ve boş bir çaba olduğunu anladı. Daha fazla düşünmeden 13.kata çıktı.

Kapı hala açıktı. İçeride sadece bir odanın ışığı karşısındaki duvara yansıyordu. Oraya doğru yaklaştı. Birkaç kişinin gölgesi duvardaki yerini almıştı. Kafasını içeriye doğru uzattığı anda kendi gölgesi de duvardakilere katılacaktı ama gölge çokluğundan onunki fark edilmeyecekti bile, eskiden olduğu gibi. Odaya şöyle bir göz gezdirdi. İçeride, onun hemen yanında oturan kişiyi tanıyordu, çok eski bir dosttu. Onun sadakatine hayrandı, bağlılığın gerçek tanımı bu olmalıydı. Onunki ise sorunlu bir bağlılıktı ya da bağımlılıktı, yani bir zamanlar. Günün yeni tanımı ise “bağışıklık”tı. Bu da galiba tahmin edilebilirliğin bir sonucuydu. Diğer birkaç kişiyi resimlerden tanıdı. Büyük ihtimalle yeni geçici kimselerdi. Anlatılana kulak kabartınca onun bugün olanları paylaştığını anladı. Çok az olsun üzüldü; artık başka insanlarda teselli buluyordu. Ama bu doğal bir sonuçtu; mevcutla devam etmek zorundaydı. Sonra gözü hepsinin ortasında duran sehpaya takıldı. Daha doğrusu sehpanın üstündekine… Açılmış bir şarap şişesi dolu kadehlerle birlikte sehpanın üstünde duruyordu. O anda nefesi kesildi. Şarap, her şeyin başlangıcı olan şarap, açılmış, paylaşılmış, başka insanlarla, her şey bitmiş… Şarap obje değil, subjeymiş… Dolaylı olarak da olsa bunu anlayabildi. Kendini dışarıya atmadan önce çalışma odasına gözü kaydı. Kitap çöpteydi; deminki olaylardan tahmin edilebilecek bir sonuç… Dalgınlığının farkına vardığında hızla dışarı çıktı.

Dışarı çıktı ve sanki soğuk onu asfalta çiviledi. Eskiden bir kalp nasıl kırılır bilmezdi; şu an anlamıştı. İlk önce soğuyormuş, sonra donuyormuş daha sonra tuzla buz oluyormuş. Ama anlayamadığı tek şey kırık bir kalbin tekrar nasıl kırıldığı oldu. Böylece anılara saldırdı. Tüm anılarda kusur bulmaya başladı. Sanki bizsizliğin kafasına iki kurşun sıkılmış, çıkan kan bütün güzel anıları kirletmişti. Ölü bir şeyden nasıl bu kadar kan çıktığını anlayamadı. Çevresindeki her şey dönmeye başladı; sanki boyut değiştiriyordu; sanki bir şey onu geçmişe çekiyordu. Aslında geçmişle bugünün farklılığına…

Seninle bir şey paylaşmak istiyorum; onu ne kadar sevdiğimi bilirsin ama her zaman yanımda, dibimde tutmak istediğim, bana saygılı olduğunu düşündüğüm için kendim gibi gördüğüm, her şeyimi ama her şeyimi paylaştığım kişi olduğunu belirtmek istedim ve ben de bir kez daha fark ettim… Kim yanında şu an kim, kim!

Bak, aramızda ne geçerse geçsin seni anlatamayacağım kadar çok seviyorum, konu sen olunca fiziksel ve ruhsal anlamda kalbim büyüyor, içim seni alıyor… Şu an kalbin beni kusuyor!

Sen her konuda benim için istisna olabilirsin… Bu konuda olmasaydım keşke; sen değer verdiğin insanları çıkarmazdın hayatından…

Seni seviyorum... Seni seviyorum… Seni seviyorum.

Senden başkasıyla zaman geçirmek zevk vermiyor bana. Canımı sıktın artık…

Seni özledim… Bir daha görüşmeyiz zaten…

Senin düşüncelerin önemli benim için… Nasıl düşünürsen düşün, kendini nasıl rahatlatacaksan öyle yap, umurumda değil… 

Sensiz ne yaparım ben yaaa? Seni bırakmam… Siktirip gidiyorum…

 

Sokağın ortasına yığıldı.

 

Olmaması gereken buydu…

 

                                                           ***

bölüm 19: bir zorbalığın yıkılışı

 

Değişkendir bir zorbanın duyguları, işte bu yüzden onları köreltip aklını bunların yerine koymuştur. Çünkü başka türlü yaşamayı bilmez, onun çabaları ana tutunmak içindir. Mutlak bir mutluluğu tanımlayamaz, o kendine anlar yaratır, üstünde konuşabileceği anılar… Macera olarak görür insanlarla ilişkilerini bu yüzden hep “bir zamanlar…” demeye mahkûmdur. Sevmeyi hak etmez çünkü bunun gereklerini yerine getiremez, kabullenemez mesela, zavallı her ne kadar aksini iddia etse de… O sadece kabullendiğini sanır, aslında kabullendiği şeylerin kendine ters düşmeyen şeyler olduğunu fark edemez… Sarsılmaz bir ahlak felsefesi vardır; fildişi kulesinden insanların ezikliğine acır; onların arasına inmeyi hiç düşünmez; dik kafalıdır. “O anlık” değer verdiği insana yapışır, iyi kötü tüm mantığını onun kafasına fırlatır. Evet, iyiyi de fırlatır! Sürekli veziriyle oynar diğer bütün taşlar piyondur onun için, ama şah kendisidir, onu sürekli korumalıdır, önce ben demelidir. İnsanlara değer vermez, veremez, kullanır genelde hepsini. Güvenmez de onlara, herkes bir parça da olsa birbirinden bir şeyler koparmaya çalışırken, güvenin anlamsızlığına şaşırır.

            İnsanlara kendini böyle tanıtır, millet onu güçlü sanır ama aslında içinde çok kırıktır…

            Tükenmiştir bir zorbanın duyguları, işte bu yüzden onları köreltip aklını bunların yerine koymuştur. Çünkü başka türlü yaşamayı bilmez, çünkü öteki türlüsünü denediğinde fark yaratamamıştır… 

 

                                                                       ***

bölüm 20: her zaman istediğini elde edemezsin

 

Ama o, iki sonu da istememişti…

 

                                                           ***

bölüm 21: şah-mat

 

Şah-mat.

Bu yazıya oy verin < çok iyi > < iyi > < orta > < vasat > < kötü >

 

 
Genç yazarlar Kulübü / Web Tasarım : Orhancam