Genç Yazılar
Genç Hikayeler
Genç Şiirler
Genç Makaleler
Genç Fikirler
Genç Mizah
Haftanın Genç Yazısı
Genç Yazarlar Komitemiz
Üyelik İşlemleri

mail.jpg (2821 bytes)

Yazılarınızı göndermek için tıklayın

 
Bu yazı 331 kez okunmuştur.
umdepeykan

Formun Üstü

İstanbul’un çoğu semti, Anadolu’nun sürgün yeridir. Buradakiler, iki kısımdır; birbirinden yoksul insanlar ve sonradan görmeler.

     Yoksul olanlarımız; Anadolu ağacının dalından kopmuş, ham meyvelerdir. Her türlü işi, itina ile yaparlar; bunlar, milyonlarcadır. Bu şehir, onlar için; taşı toprağı çamur, mülteci kampıdır.

       Sonradan görmelerimiz; düşen meyveleri kemirenlerdir. Onlar için, bu şehir; yaşanılacak yerdir.

       İstanbul’un bir başka dünyasında ise, farklı iki kesim daha yaşar. Bunlar; soylu dediğimiz zengin ünlüler ve ünlü dediğimiz, sonradan görme, yavru zenginlerdir.

        Soylu veya sosyete denilen zengin ünlülerimiz; soylulukları ünlerinden ve ünleri, zenginliklerinden gelen ama zenginliklerinin nereden geldiği belli olmayan adalar takımıdır. Bu şehir, onlar için; onlarındır!

       Ünlü denilen, sonradan görme yavru zenginler; ünleri, balon satıcılarından ve zenginlikleri de süslerinden gelen, sesli azınlıktır. Onlar için, bu şehir; gece hayatıdır.

       Bu şehirde, kentsoylu (brujiva) tanımı yapabilmek, çetrefilli bir iştir. Anadolu’daki ağalık beylik düzeni, giderek sönükleşmesine rağmen, İstanbul’da, ham bir dönüşümle filizlenme telaşındadır. Ayrıca, son dönemde, geleneksel ( İslami) kültür, iktisadi açılım ve getirim (rant) olanaklarıyla biçimlendirmeye başladığı seçkin (elit) katmanını, başka bir kültürel aidiyet kılıfında gösterme endişesini taşımamaktadır. Esasen, ülkenin toplumsal yapısından hiç eksik olmayan bu son biçim, günümüzde, siyasi erk kuvvetiyle, dünyevi kimliğine kavuşmuş oluyor.

       Diğer bir çizgideki inkılâbî kesim ise, cumhuriyet değerlerini paylaşmaktan ve yaygınlaştırmaktan çok; söz konusu değerleri ve yasam biçimini, sahiplenme ve savunma telaşındadır. Dünyevi ve uhrevi vaatleri açısından, halka doyurucu gelmeyen bu insani değerler silsilesi, hak ettiği konuma ulaşamıyor ve belki de, anlaşılamıyor bile. Bu kesimin siyaset geleneği, iktisadi getirim (Rant) sağlama kabiliyetinden yoksundur. Bu, iki önemli sonucu doğurmaktadır; birincisi, şudur: Ana siyasi fırkadan kopmalar olmakta ve bu, yeni siyasi izdüşümleri ortaya çıkarmaktadır. Bu siyasi kanatlar, her kesimden bünyelerine kattıkları mensuplarının hassasiyetleri ve beklentileri doğrultusunda, ana çizgiden (Cumhuriyet ilkeleri ve ülkemize özgü ‘Sol’ ) uzaklaşmamış görünerek, kimliksiz ve tabansız politikalar üretme çabasında olmuşlardır.

       Sanayileşmiş batı ülkelerindeki hemen her kültürel yapının bir yavrusu veya taklidi, çok geçmeden, ülkemizde de boy veriyor. Doğu’da olsun, Batı’da olsun; başta bilim olmak üzere, toplumsallaşmaya ve kalkınmaya faydalı olabilecek ve bireylerin kişisel tercihlerine, hazlarına hitap eden; sanatsal faaliyetlerde gelişim sağlayan ve buna benzer, daha çağdaş bir yaşama önayak olacak, her türlü insani alışverişi, tasvip ediyor ve destekliyorum. Fakat Batı ve Doğu, kaynaşacağı yerde çarpıştığında, yeni bir yön değil; sakat ve ortada kalmış bir yavru doğar.

        İstanbul da dâhil olmak üzere, birkaç büyük şehrimiz dışında, aynı coğrafik bölgelerde bulunan şehirlerimiz arasında, toplumsal ve iktisadi bakımdan, belirgin farklar mevcut değildir. Bölge ve şehirlerimiz; geri kalmışlık veya nezaretsiz gelişmişlik gibi iki uç noktada konuşlanmıştır. İktisadi gelişmişlik ve toplumsal haklar dağılımı gibi, toplumun her kesiminin eşitçe yararlanması gereken ibreler; bizim, kültür olarak algıladığımız ‘yaşam biçim’lerine bakarak, kabaca gözlemlenebilir.    

  Yazının girişinde başvurduğumuz kinayeli sınıflandırma; söz konusu kesimlerin yakınması da dâhil olmak üzere, kitlesel bir tepkiye rağmen şekillenmiştir ve giderek, daha belirgin hale gelmektedir. Toplumsal sözleşmeye aykırı olan bu çarpık yapılaşma, her türlü toplumsal ve bireysel haklar dağılımın gözlemlenmesine (halkın gözünde) rehberlik etmesi açısından, önemlidir. Bu yapı, tamamen gerçekçi bir veri olmamasına rağmen, kitlesel ölçü birimi olarak alınmakta ve tepki odağı olarak kullanılmaktadır.

       İş, sağlık, eğitim olanakları ve her türlü insani yaşam biçiminde, eşitlikçi bir yapı özleminin dışa vurumu; sistemin, bu insani tepkileri bastıracak olan araçlarının iyi kullanılmasından dolayı, gerçekleşmemektedir. Bunu yerine, insanımız; savurgan yaşam biçimlerine öfkesini kusarak, bütün erkesini bu uğurda harcamaktadır ve kendisini bu insani haklardan mahrum eden asıl sebepleri görememektedir veya görüyor olsa bile, tepkisini dile getirecek kudreti, kendisinde bulamamaktadır.    

      Her şehrimiz, kendi çapında, İstanbul’a benzeme telaşındadır. Bu, kaçınılmaz; yozlaşmak ( İktibas Kültürü diyorum), herkesin hakkı!  Fakat yukarıdaki durumlar, İstanbul’a özgüdür.                                  

       Ülkedeki görünümden önce, bu şehirden bahsettim. Çünkü İstanbul, fethettiğimiz en son şehir! Belki bu yüzden, henüz, doyasıya sevemedik! İstanbul, Dünyanın mavi gözleridir; biz kör ettik.

      İstanbul’un rehberliğinde, ülkeye bakmaya devam edersek;   

      Sanatkârlar, yazarlar, zanaatkârlar, akademisyenler, basın mensupları, spor camiası ve her nevi mesleki ünlülerimiz; kendilerini, bu kast sisteminin dışında tutarlar. Bunlar, iyi ve istikrarlı bir kadere sahiptir; kendilerini, uzmanlık alanlarında, iyi ifade edebilenlerdir. Bu kesimleri, bir sınıfta incelemek, olanaksızdır. Bunlar için, şehir; malzemedir.     

      Siyasiler: kötülük şeytandan, iyilik onlardandır! Ölünceye kadar, gönüllü hizmet ederler. Bir şey istemezler, alırlar; gönlümüzden ne koparsa… Ülke, onlar için; onlara rağmen ülkedir!

       Öğretmenler, doktorlar, polisler, yargı mensupları, mühendisler, bürokratlar; kademe kademe, boy boy memurlarımız; devlete rağmen, devlete ve bize rağmen, bize hizmet edenlerdir. Bu mesleklerin her biri, farklı bir kesim yaratabilecek kadar, özel koşullara sahiptir. Büyük bir kısmı, geçim zorluğu çekerken; mutlu azınlığı, geçinmenin yolunu bulur. İşini, hakkıyla yapanlarına, memur; yapmayanlarına ise, bey denir. Hakkını ödeyememeğiniz memur, devletten tokat yerken; bey, vatandaştan rüşvet yer. Onlar için, şehir; görevdir.

        Az daha, hepimiz gibi, unutuyordum; çocuklarımız! Onların; dedeleri dün, babaları bugün ve kendileri, yarındır. Kendileri, yarından umutsuz; babaları, bugün umutsuz ve dedeleri, dün umutsuzdu. Onlar; düne, bugüne ve yarına dair, topyekûn, mutsuzdu. Onlar için, hiç bir şehir; henüz, fethedilmedi.    

   Her ulusun, devlet yahut birlik kuran her halkın vatanı, diğer hiçbir vatandan, daha değersiz değildir. Bizim vatanımız ise, bu topraklardır. Ve burada kurduğumuz büyük aile ve onun bütün fertleri, aynı derecede sorumluluk taşıyorsa; aynı haklara sahip olmalıdır.

       Biliyorum; evlerinizdeki durum, ülkenin durumundan, çok daha vahim. Çünkü dara düştüğünüzde, satacak hiçbir şeyiniz yok. Sessiz isyanınız, ruhunuzu paramparça ediyor. Bütün benliğinizi sıkarak susturduğunuz bu çığlık; damarınızdaki bütün kanı kurutup, bedeninizdeki bütün cesareti ve ruhunuzdaki bütün asaleti sömürecek. Ruhlarınızda dünden bir iz; ruhsuz bedenlerinizden, yarına bir siz kalmayacak.    

Atanız, omuz omuza dövüştü. Bütün öfkesini, düşmana kustu. Hakkımızı arayacağımız yerde, mütevekkil oluşumuz, belki de bundandır. Cesur, mağrur, kederli yaşadı; belki yine, mutsuz öldü.

      Siz, birbirinizle dövüştünüz. Bu uğurda, bütün cesaretinizi tükettiniz. Öyle mutsuz yaşıyorsunuz ki; belki, mutlu öleceksiniz.

      Çocuklarınız ise; düşmana karşı dövüşecek asaleti ve birbiriyle dövüşecek cesareti bulamayacak. Çünkü bunların hiçbirini, sizden devralamayacak.

      Yine de, bunların hiçbiri; ekmeğin, suyun yerini tutamaz. Toprağa sevdamız, ölümden değil; yaşamdandır.

       Toprağı paylaştık. Kimimize, parsel parsel meralar düştü; kimimizin, mezar yeri yok. Üzerine betonlar yığılan, şu, kanla sulanmış toprağına bir bak. Bu gökdelenlerden payına düşen, bir ekmeklik buğday bile değil!

       Vatan toprakları üzerinde, vatandaşın alın teriyle inşa edilmiş nice binalarımız vardır ki; bunların içinde, halka hıyanet düzeninin kirli çarkı, mütemadiyen işlemektedir.

      Hiçbir devirde, hiçbir toplum ve bu toplumların hiçbir ferdi, ömür süresince, tamamen mesut yaşamamıştır. Herhangi bir şeye, başkasının sahip olduğundan daha fazla sahip olan biri; bunu, sahip olduğu başka bir şeyi feda ederek elde etmiştir. Bu insan, sahip olduklarından dolayı, mutlu görünebilir. Fakat kesinlikle, sahip olmayı istediği uğruna feda ettiği şeyin yokluğu veya eksikliği, onun mutsuzluğu ( tatminsizliği) için yeterlidir.

      Şunu demek istiyorum: hakkınızı gasp edenler, ağır bir bedel ödemek durumundadır. Onların tek mutluluğu, dayanağı ve gücü; sizin sükûtunuzdur. Ödedikleri en büyük bedel ise, midelerinin hazımsızlığıdır. Fakat bu bedeli, bizden aldıkları karşısında, bize ödemediler.

Size diyecekler ki, asi olmaya hakkınız yok; sizinle paylaşıyoruz zaten! Paylaşıyoruz evet... Kimimiz, payına düşenle ülkeyi satın aldı; kimimiz, ekmeği veresiye.

 

 

Belirtilmedi
Bu yazıya oy verin < çok iyi > < iyi > < orta > < vasat > < kötü >
 
Genç yazarlar Kulübü / Web Tasarım : Orhancam