Küçük ellerini yavaşça gökyüzüne kaldırdı: “Allah’ım n’olur babam bana mavi bir bisiklet alsın. Babama çok para ver Allah’ım. Osman Amca’ya versin. Osman Amca bizi evimizden çıkartmasın. Söz daha çok çalışıp Yasin’i de geçeceğim. Sınıf birincisi olacağım.”Bir süre durduktan sonra: “Daha sonra yine dua ederim Allah’ım. Şimdilik bu kadar…” Minnacık, pamuk ellerini yüzüne sürdü. Gecenin karanlığında kaybolup gitti son sözcüğü: “Âmin!”
Yorganını üzerine çekti. Dışarıda açık bir gökyüzü vardı. Karanlıkta yıldızlar birer akik gibi parlıyorlardı. Sönmek üzere olan sobada parlıyordu Akif’in açık alnı. Bedenini iyice yorganına saklamış; sadece bir alev topu gibi parlayan saçları alnı açıkta kalmıştı.
Ahşap kapı hafif bir gıcırtıyla açıldı. Akif’in babası bir hırsız gibi yürüyerek Akif’e yaklaştı. Üzerinin açılıp açılmadığını kontrol etti. Eli umudunun parlayan alnında ve alev alev yanan saçlarında gezindi. Camdan dışarı bakarken “Âmin!”dedi. Sonra geldiği gibi parmaklarının ucundan terk etti odayı. Asım ellerinde bir parmak suyla odaya girdiğinde eşi Esile daha uyumamıştı.
—Hayırdır hanım? Daha uyumadın mı?
—Uyuyamadım.
—İlaçlarını içtin mi? İlaçlarını içmen için sana su getirdim.
Esile Asım’ın kocaman, nasırlı elleriyle tuttuğu suyu aldı.bir yudum alıp bardağı yatağın başucundaki masanın üzerine koydu.Asım’ın kısık gözlerine baktı.Geceydi.Karanlıkta yıldızlar parlıyordu bir de Asım’ın ıslak gözleri.Kelimeler yine kayboldu.Gece yine can verdi.Geceyi doğrasan bir katre ses çıkmayacaktı.Başlar usulca yastığa düştü.Belki sekiz yıllık alışkanlıktı,belki de bulunamayan sözcüklerdi buna sebep.Kainat yine kördü işte.
Asım birkaç saat ancak uyuyabildi.sabahı dar etmişti.Düğünü için babasının aldığı,modası çoktan geçmiş olan ceketini giydi.Eline yüzüne su çaldı.İnsanın kemiklerini titreten soğuk sokaklara attı kendini.Uykusu daha tam geçmemişti.Tam bahçeden çıkmak üzereydi ki;dönüp önünde bir tek kavak ağacı bulunan,kırmızı kiremitli gecekonduya baktı.Sonra önüne döndü.bakışlarını karşı dağlar dikti.İki tepe arasında mavi boyalı Marmara;biraz daha koyu,biraz daha lacivert İstanbul.Bir saat kadar yürüdü.Koca şehir yavaşça uyanıyordu.Tenha sokaklarda insan sesleri duyulmaya başlanmıştı.Asım’ın gözleri dumanı yeni tüten Reis’in Kahvehanesi’ne dikildi.Kahveden içeriye girdi.Okey oynamaya demincek başlayan dört kişinin yanına yaklaştı.Sakallı,elli yaşlarında aşlarında olan adamın kulağına bir şeyler söyledi.Adam ayağa kalktı.Masadakilere, “Siz devam edin ben şimdi geliyorum.”dedi.Asım’ın uzattığı köstekli saate baktı.Ağzındaki sigarayı düşürmemek ister gibi ağzını zoraki açarak, “Otomatik mi?”diye sordu.Akif,secdeye gider gibi hafifçe eğilip başını salladı.Adam,saati cebine koydu.Cebinden çıkardığı bir demet parayı sayıp;bir kısmını Akif’e uzattı.Ardından: “O kadar etmezdi ama hadi neyse..Sen yabancı değilsin.”diye ekledi.Asım yine başıyla tastikledi.Sanki parayı çalmışçasına utanarak cebine koydu.Neden sonra ellerinin üşüdüğünü hissetti.Çatır çatır yanan sobaya doğru ellerini uzattı.Soba dünyası gibi tutuşmuştu.Neyi içine atsan yakacaktı sanki:Umutlarını,hayallerini,bu gece kondu semtini…
Kahveden başı önde çıkarken kısık sesle, “Orhan Abi, onu satma. Baba yadigârıdır. Para bulursam belki bir gün…”Zaten tüm hayatı baba yadigârıydı Asım’ın. Orhan’ın duyup duymadığını bile anlamadı. Mahallenin çamurlu yollarından; evlerine su taşıyan kadınların, burnunu kazağının koluna silen çıplak ayaklı, kabak kafalı çocukların arasından geçti. Babası da olsa, aynı şeyi yapardı herhalde.
Akif, sabah uyandı. Önlüğünü giydi. Kahvaltısını yaparken annesine bir şeyler anlatıyordu. Gözbebekleri sonsuzluğa mühürlenen Esila, sadece oğlunu başıyla tastikliyordu. Eşinden kalan bir alışkanlığıydı; konuşanı sürekli başıyla tastiklemek. Akif, çantasını aldı. Kapıyı açtı. Kavak ağacına dayalı mai bisikleti görünce gözleri kocaman kocaman açıldı. Duaları kabul olmuştu: Mai bisiklet Akif’in, bıçak yarası Asım’ındı.
Sokaklar o gün Asım’ın ve Akif’in sesleriyle inliyordu.
—Anne! Anne! Mavi bisiklet…
-Elmaaa,çilekkk,armuuuuuuutttt!