| |
 |
|
|
Bu yazı 15.09.2009
tarihinden
beri
446
kez okunmuştur |
| Yazının
Başlığı |
Yazar
Adı |
Gönderilme
Tarihi |
|
Vazgeçemediğimiz |
Belirtilmedi |
15.09.2009 |
|
Her şey katlanıyor. Eninde sonunda herkes için yazılmış bir ‘son’ var. Nasıl olduğu önemli değil. Eğer-bükersin, katlarsın ya da dümdüz bırakırsın. Ama bir gün o silinir. Ve silindiğini kimse fark etmez bile… Ne tuhaf! İnsanoğlunun hep karşılaşmaktan korktuğu ‘son’ aslında budur. Katlanıp bir köşeye atılmak ve silinmeyi beklemek. Fakir bir oduncunun sonu da budur, milyarder bir iş adamının sonuda. Dünya denilen dışı büyük içi küçük kutuda her şeyini bırakırsın. Kutu somuttur. İçine koyduklarında öyle. Seni bırakmayacak tek şey ruhundur. Onu katlayamazlar, buruşturamazlar. Onun dokunulmazlığı vardır ve ona sadece sen dokunabilirsin. Uzunluğu ya da kısalığı, rengi ya da kokusu değil içine ne kattığındır önemli olan. Ne kadar sevgi, ne kadar merhamet, ne kadar sadakat, ne kadar kin, ne kadar bencillik… Ruh aslında çetin bir cevizin içi gibi. Aklımız ve bedenimiz onu öyle saklar ki bazen, onu kırıp dışarı çıkmasına izin vermeyiz. Bazen gururumuz izin vermez buna bazen de ruhu yoğururken içine fazladan attığımız korkularımız. Ölçüyü tutturmakta mümkün değildir zaten. Kusursuzluk insanlara bahşedilen bir kavram değildir çünkü. Öfkemizin kurbanı olsak da bazen, kin bile beslesek içimizde, hepsiyle savaşan, hepsinden güçlü bir şeye sahibiz. Sevgi… Zaten onsuz nasıl yaşanır ki? Hayatının her döneminde birilerini ya da bir şeyleri seversin. Aklının alabileceği tüm duyguların toplamıdır o.İçinde kıskançlıkta vardır, öfkede. Nefrette vardır, cesarette… Zaten bu duyguyu vazgeçilmez yapan da budur. Karşıtların birliği… İçinde her türlü tadı barındıran zengin bir sofra. İnsan böyle bir sofrayı nasıl bırakıp gider umarsızca?
|
|
|
|